Daha Frida’yı bilmiyordum o vakitler, çok küçüktüm henüz okumayı da bilmiyordum ki Frida’yı bileyim.
Mahalledeki Feridey’i iyi biliyordum ama benim Feride Frida gibi esmer ve çatık kaşlı değildi, beyaz tenli ve güler yüzlüydü hep gülen açık tenli, kaşları kızıl ile beyaz çalan ince silik varla yok arası, sırım gibi zayıf, orta boylu, beyaz tenli, yürürken öne doğru eğik yürüyen, yarısı aklaşmış kazıl saçlarını bembeyaz üçgen bir tülbenle sıkı sıkı keçik yapıp arkadan bağlayan, her zaman çiçekli kısa kollu tertemiz elbiseler giyen sağ kolunda iki üç tane ince sürekli takılmaktan aşınmış altın bilezik, elinden sigarası hiç düşmeyen bu kadıncağızla garip bir sevgi bağı vardı aramızda.
Şöyle ki Feride’nin her yaptığı değişik gelirdi bana tütün içmesi bile. Kadınların sigara içmesi o zamanlar daha nadir olduğundan merakla izlerdim onun, sigara tablasından tütün çıkarıp küçük beyaz ince kağıdın kenarına özenle koyduğu tütünü ince beyaz parmaklarıyla düzeltip düzeltip rulo yapıp sarmasını, kağıdın kalan kenarını da incecik diliyle yalayıp yapıştırmasını.
Beni çok seven bu kadıncıkla aramız çok iyiydi ben de onun her yaptığını merakla izlerdim, severdi beni sık sık evlerine çağırırdı, ben de giderdim, ne hikmetse hiçbir yere gitmeme izin vermeyen kızan annem onlara gittiğimde fazla kızmaz gönderirdi.
Severdik birbirimizi, sokağımızın sağ tarafındaki çok küçük bahçeli ahşap evinde kocası itçi Kazım ve kim olduğunu o zamanlar bilmediğim diğer esmer kadınla oturan Feride’yi.
Bana sorular sorar, şarkılar, şiirler, bilmeceler söyletirdi, bütün gün bildiğim her marifetlerimi gösterir, bütün hünerlerimi ortaya dökerdim, cıvıldar dururdum hiç çocuk olmayan bu evde.
Oysa her evde en az dört çocuğun olduğu bu mahallede niçin acaba bu evde çocuk yok der dururdum, bazen de benden başka hiç çocuğun olmaması hoşuma giderdi ha, bir de mahallenin diğer çocuklarının hiç birini evine almazdı Feride, onların burnu akıyor, üstleri başları da temiz değil derdi. Tabi bunda benim Çok konuşkan olmamın payı kadar evimizin tek çocuğu olmamın da rolü büyüktü.
Benden önce birkaç çocuğu doğup yaşamamış ölmüş olan annemin, babamın, ve tek torunları olduğum için üzerime titreyen dedem ve babaannemin gözdesi olarak özenle büyütülüyor olmamın da payı büyüktü.
Feride’nin kocası itçi Kâzım da çok severdi beni ama ben ondan ve köpeklerinden çok korkardım. Evlerinin bahçesinde beş altı tane siyah beyaz benekli tazı köpeği vardı Kâzım’ın. O zamanlar bu siyah beyaz koca koca alacalı köpekleri nerden bulmuşsa bu adam.
Kâzım eve gelir gelmez onları bahçeye çıkarırdı. Ben de hem bunu bildiğimden köpek korkumdan hem de ailemin verdiği terbiye ve eğitimde ‘evin erkeği gelince o evde durulmaz çünkü işten gelen adamcağız yorgundur, dinlenecektir’ denirdi.
Oysa benim asıl korkum köpeklerdendi.
Kazım eve gelip köpeklerin kulubesinin kapısını açar açmaz köpekler kocaman sivri dişli ağızlarını açıp havlayarak dışarı fırlar, çıkmak için dış kapıyı zorlarlardı, türlü sözler ve seslerle onları sakinleştiren adam sonradan adının Dalmaçyalı olduğunu öğrendiğim bu siyah beyaz köpeklere dış kapıyı açar ve onları dolaştırırdı, bu işten hiç hoşlanmayan mahalleli de bu kadar çok azgın köpeği daracık bahçesinde beslenmesine, mahalleye salmasına çok kızdıkları için olsa gerek ona itçi Kâzım derlerdi.
Esmer, orta boylu, zayıf biri olan Kâzım’ın giyim kuşamı da mahallenin diğer erkeklerine benzemezdi, daima gömlek üstüne pantolonla aynı renk delmeler ve kasketler giyen bu adam gravat da taktığına göre bir yerlerde memurdu Kâzım.
Öteki kadının da adı Remziye’ydi, esmer iri iri kara sürmeli gözlü hafif şişman bu kadın da beni çok sever, zaten annem tarafından taranmış kelebekli yaldızlı tokatlar takılmış uzun örgülü saçlarımı okşar düzeltir, benim de senin gibi bir kızım olsun mu? Der sorar ben de verdiği şekeri yerken başımı aşağı yukarı salladım.
Günlerden bir gün, Feride beni yine çağırdı evlerine ama o gün üzgündü hemen anladım, ağladığını gözleri kızarıktı ve yaşlıyı.
Yine bana sorular sordu sevdi okşadı bir şeyler verdi, yemem için ama neşesizdi, derken o da bir türkü söylemeye başladı, önce mırıltıyla sonra olanca sesiyle, hiç duymadığım bu türküyü dinliyordum pür dikkat,
‘Dam başında sarı çiçek oy oy
Burdan gidek Ürgüb’e göçek Nenni de Feridem nenni
Ürgübe vardığımız gece oy oy
Hak yoluna kurban kesek Nenni de Feridem nenni”
Hem Türküyü içli bir sesle söylüyor hem de üğüne üğüne ağlıyordu Feride, gözlerimi iri iri açmış şaşırmış kalmıştım. Ne Feride gidecek miydi? Sesi daha da içli
‘Gideceğim işte gör oy oy
Hiyalde gör düşte gör
Nenni de Feridem nenni
Kıymetimi bilmedin oy oy
Bir kötüye düş de gör
Nenni de Feridem nenni’
Feride hem ağlayıp hem de türküsüne devam ediyordu.
Sırtı dış kapıya dönüktü, birden kocası girdi içeri, dondu kaldı olduğu yerde. Feridey’i dinliyordu
‘Odaları köşeli ey ey
Güli reyhan döşeli
Nennide Feridem nenni
Ne ağladım ne güldüm oy oy
Ben bu yâre düşeli
Nennide Feridem nenni’
Türkünün burasıda adam geldi Feridey’i kolundan tuttu kaldırdı sarıldı o da başladı hem ağlayıp hem de türküyü söylemeye, ben şaşırıp kalmıştım, bu insanların böyle hem ağlayıp hem türkü söyleyip hem de yüz yüze kollarını iki yana açarak döne döne bir garip oyun oynamalarına, ben de ağlıyordum bu manzara benim çocuk yüreğime de çok dokunmuştu.
Neden sonra sustular, ben de izin istedim evimize gitmek için, çıktım eve geldim, her zaman cıvıldayarak girdiğim kapıdan sus pus girişim annemin gözünden kaçmadı hiç, ne oldu, dedi durdu ama hiç dedim hiç anlatmadım olanları.
Bir kaç ay sonra taşındılar mahalleden. Sonra mahallede kadınlar çeşme başında konuşurlarken duydum, Kâzım Feridey’i askere gittiği şehirde hörmiş çok sevmiş kaçırmış, çocukları olmamış, buna çok üzülen Feride kendi eliyle, rızasıyla gidip isteyerek Remziye ile evlendirmiş kocasının çocukları olsun diye ama ondan da olmuyormuş çocukları.
Buna çok üzülen Feride memleketime döneyim diyormuş, Kâzım çok sevdiği eski eşini göndermiyormuş, yeni eşi de ‘ben bu eski evde oturmam’ demiş, o yüzden taşınmışlar mahalleden.
Yok diyordu komşu kadınlar yok, ‘bunun da çocuğu olmaz anam adamın çocuğu olmuyor çünki’
Kendi çocuk aklımla o kadar üzülmüştüm ki bu çocuksuz aileye.
Evleri uzun süre boş kaldı, demir bir asma kilidin takılı olduğu tahta kapının önünden her geçişimde Feride’nin ağlayarak söylediği türkü yankılandı kulağımda, hep duydum onun yanık sesini, çocuk gönlüm özlemle bunalır gözlerim yaşarırdı.
Çoğu zaman gitmezdim mahallenin o tarafına. Şimdi ara ara dinlerim bu türküyü Feridem’i anarak, gittin mi ki Ürgüb’e Feridem?
Feride mi daha sürrealist Frida mı? Onu da anlayabilmiş değilim.
12 mart 2020 Ankara
Şükran Uçkaç Yargı
Sazsızozan