Bir gün Milli Kütüphane’de edebiyatçı rahmetli Mustafa Şerif Onaran hocanın hazırlayıp sanatçı Rüştü Asyalı’nın sunduğu bir etkinliğin olduğunu öğrenmiş, her ayın son cuma günlerinde olan bu etkinliğe okul çıkışına uyduğundan öğrencilerimi de götürüp katılmıştım.
Bazen başka öğretmen arkadaşlarımı da sürüklerdim zorla ve yalvar yakar. Sürüklerdim çünkü çoğu öğretmen ders saatleri dışında öğrenciyle uğraşmak sorumluluğunu üstlenmek istemez. Çoğu da okul sonrası dershanelerde çalıştığından orda alır soluğu. Tabi öğrenciyi de çalıştığı dersaneye kaydırır, iyi ticaret yani sizin anlayacağınız, etkinliklerde ne etsin bu arkadaşlara varsa yoksa dersane ve özel ders. Ben garip gibiler de yeri gelir cebinden de harcayarak etkinlikten etkinliğe sürükler öğrencilerini. Yeminle otuzüç yıl böyle çalıştım.
Etkinliğe öğrenci katılımlı gittiğimden bizi hep ön sıralara oturtup, ilgi ve alaka da gösterilirdi. Kolay gibi görülse de derslerden sonra gidildiği için oldukça sorumluluk isteyen bir iştir öğrenci gruplarını gezdirmek.
Çünkü lise çağı öğrencisi götürdükleriniz sonuçta ailesine oraya gidiyorum deyip dışarda istediği yerlere gitmeyi çok sever öğrenci milleti. Ve Kaçıp kaçıp giden de olmuyor değildi, bu yüzden okul gezilerinde çok uyanık olmanız gerekiyor, gençlik işte. Sıkı yoklama ve takip gerektirir, bu uyanıklara karşı daha da uyanık olmak gerek.
Bu yüzden hep ailelerinden izin dilekçesi isterdim, köftehorların birkaçı herşeyi aşıp dışarı giderdi, bir dahaki etkinliğe o öğrenciyi dahil etmezdim, bu hatırı sayılır bir ceza olurdu çünkü öğrenciler gezileri sever.
Gerçi sayısalcı öğretmenler, yapılan dönem sonu kurul toplantılarında, başarı durumları değerlendirilirken hep kendilerini şu komik savunmayla savunurdu ‘ bizim derslerimiz zor, öğrenciler bu yüzden sözel derslere önem verip yöneliyor’ dünyanın en saçma savunması işte.
Söz hakkı alıp onlara derdim ki ‘ sizler de derslerinizi eğlenceli kılın, yarışmalar, olimpiyatlar düzenleyin, bilim fuarlarına gidin, burası başkent rasathanelere, meteorolojiye gidin’ hepsi sus pus.
Neyse ki içlerinden genç bir fizikçi arkadaş uyarımı dinledi, Ankara Üniversitesi’nin rasthanesine bir gezi düzenledi, boş dersime ratladığından benden de katılmamı rica edince gittik ve hiç unutulmayacak bir sürprizle karşılaştık. Rasathaneyi, Gözlem kulelerini, gök olaylarının izletildiği bilişim odalarını bizim okulumuzdan mezun olup bu alanda üniversite eğitimi alarak burda görev yapan bir öğrencimiz üstlenmişti, gezi öğrencilerimize bu mezun öğrencimizin mihmandarlığı yönetimce bilerek yapılmıştı. Bu jest bizleri ziyadesiyle sevindirmiş, ilgili öğrencilerimizin de bu alana yönelmesini sağlamıştı.
Neyse gelelim bizim branşın gezisine, bu etkinlikte her ayın son cuması, Karacaoğlan, Yunus Emre, Reşat Nuri, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Yakup Kadri gibi edebiyatımıza ölümsüz eserler katmış bir şair, yazar veya halk ozanımızın ve eserlerinin tanıtılıp anıldığı. Şimdi olsa yine gidilir ve dinlenir.
İşte bu etkinliklerden birinde benim gibi yürüme güçlüğü çeken asıl mesleği hekimlik olan edebiyat sever sayın Mustafa Reşit Onaran hoca adı anons edildikten sonra bastonuyla ağır ağır sahneye geldi.
Ve unutamayacağım şu sözle başladı konuşmasına ‘evet biraz beklettim yavaş yürüdüğümden ama diyorum ki bu durumu sorgulayanlara benim acalem yok çünkü ben böyleyürüyerek ölüme yavaş yavaş gidiyorum, sizin aceleniz var sanırım hızlı hızlı gidiyorsunuz’ bu söz o zaman da beni duygulandırmıştı, espri çok zekiceydi ama şimdi daha iyi anlıyorum ve anıyorum rahmetli hocamı çok haklı çıktı çünkü.
Acelecilik yoğun stresler de yaşatıyor kişiye.
Şu bilindik hikâyedeki, acelesi olan bir grup kızılderilinin hızla koşup giderken birden bire durup herkesi şaşırtan niçin durduk diyenlere ‘durun biraz yavaşlayalım da ruhlarımız yetişsin bize’ diyen kızılderili reisini de anmadan olmaz bu konu anlatılırken.
Ruhların dinginliği ihtiyacı var. Bu yüzden eski günleri arıyoruz sanırım çünkü günümüzde gittikçe artan bir hızla koşarak yaşamaya çalışıyoruz, ruhlarımızı dinlediğimiz yok oysa ruh koşup debelenmeyi değil, sakinliği, arınmayı sevgiyi, hatta hiç büyümeyen koca bir bebek gibi okşanmayı sever.
Ne köşler kâşenelerde yaşamak için çalışıp didinip duranlar var. Oysa huzur bir adım ötesinde, sahip olduklarında, elindekilerde kişinin.
Niye mi? Eşim o kadar çok aceleciydi, nereye gidersek gidelim, uçak, tren, otobüs otomobil neyle gidersek gidelim en erken biz giderdik oraya. Hep söylenirdim onun bu aceleciliğine.
Bu acele ile de genç sayılacak bir yaşta ecele gitti rahmetli.
Oysa ‘acele giden ecele gider’ der çok eski bir ata sözümüz.
Bu arada burdan tanıyıp çok sevdiğim, birbirimize mutlaka görüşelim sözleri verdiğimiz sevgili arkadaşım rahmetli Hüsniye Mayadağlı hocam da bir gün ‘evgen siğnek, sütge düşer’ diye bir söz paylaşmıştı da çok hoşuma gitmişti.
Sevmiyorum aceleyi, her işimi zaten bir gün bir gece öncesinden kafamda planlarım ben. Sabaha da uygulamak kalır e bunca yıl plan, kanun, saat, gün disipliniyle yaşamış eğitimin her kademesinde bulunmuş bir öğretmenden de bu umulur, ona da bu yakışır sanırım.
Gerçi yukarda andığım iki rahmetli de iyi birer eğitimciydi ama bilemiyorum, Karakter, yaratılış, huy diyelim hadi hayhay.
Planlarımıza uyan günler yaşayalım dileklerimle. Esenlikler efendim.
Şükran Uçkaç Yargı Sazsızozan
15 Mart 2025
Ankara